Nasıl “elit” oldum?

Son günlerde bir gazeteci(!) tarafından dile getirilen bir durum var. Kendisi, benim de mezunu olduğum Boğaziçi Üniversitesi için “elitistlerin değil, milletindir” demiş. Yine başka insanlar tarafından da “terörist” olarak ilan edildiğimizi hepiniz okumuşsunuzdur. Bu durumlar üzerine, birkaç söz söyleme ve kendi “elit” olma sürecimi anlatmak istedim. Beni tanıyanlar bilirler, yazdıklarımı paylaşmayı pek sevmem. Ancak bu kolektif cehalet karşısında birkaç şey söylemenin ve bunları paylaşmanın beni iyi hissettireceğini fark ettim. Öyleyse başlayalım:

Annem ve babam aynı köyden farklı ailelerin evlatlarıdır. Babam Hatay’da önlisans okumuş, annemse 5. sınıfı bitirdikten sonra “kızlar okumaz” diye okutulmamış (buna karşılık sonrasında fena sayılmayacak bir okura dönüşmüş) bir insandır. Ben Elazığ’da doğdum ve bu ailenin tek çocuğuyum. Elazığ’da bir apartmanda kiracı olarak oturuyorduk. Hatırladığım kadarıyla yaşadığımız apartmanda ve mahallede kültürü bizimle hiç uyuşmayan komşularımız/tanıdıklarımız vardı, ama onlarla çok iyi ilişkilerimiz oldu. Bizim evimizde komşuya düşmanlık olmaz.

6 yaşımdayken babam vefat ettikten sonra annemle birlikte Mersin’e taşındık. Annemin beni okutabilmek için didindiği sonraki yıllarda, babamdan kalan emekli maaşıyla geçinirdik. Bir de annem maharetli kadındır; o yıllarda örgü örüp, takı yapıp satardı, onlar da azar azar evimize katkı olurdu. Kayyum rektör öyle düşünmese de girişimcilik annelerden çok güzel bir şekilde öğrenilebilir. İlkokulda oldukça başarılı bir öğrenciydim, bulunduğum okulda (ki şehrin en başarılı ve en kalabalık devlet okuluydu yanılmıyorsam) ilk 5 öğrenci arasındaydım. Hakkını ödeyemeyeceğim öğretmenlerimin ve belki en çok da annemin sayesinde bol bol kitap okurdum. Hiç unutmuyorum, annem maaşını her ayın 24’ünde alırdı, o günlerde veya takip eden hafta sonunda beni çarşıya götürürdü, önce her ay o vakitler gittiğimiz kebapçıda bir kebap yerdik (varsa tanıdıklara da ısmarlanırdı), ardından çarşıdaki korsan kitapçıya gidip kitap alırdık. O yıllarda bolca Aziz Nesin okumuşumdur; bakış açılarına, duruşuna ve mizahına çokça özenmişimdir. Bu yazıda olduğu gibi, bizi bize anlatmanın ne zor olduğunu da yine o zamanlarda keşfetmiş ve binbir zorlukla sağlansa da gerçekleri konuşmanın bir ihtiyaç olduğunu fark etmişimdir. Bizim muhabbetimizde yalancılık sevilmez.

Annem, az parası olmasına rağmen paylaşmaktan hiç çekinmezdi, aksine bu onun için bereketli ve keyifli bir durumdu. Evimize her kesimden insan gelirdi; çayımız varsa çayımız, yemeğimiz varsa yemeğimiz misafirlerimizin kim olduğuna bakılmaksızın önlerine konurdu (Bu durum hala böyledir, evimize gelenler bilir). Bunlar sayesinde şunu öğrendim, bir kase çorban da kalsa yanına bir değil, birkaç tane kaşık koyduğunda yine doyarsın. Yeter ki gönlün doysun. Bizim soframızda açlık olmaz.

Ben 6. sınıfa geçtiğimde dediler ki “sen devlet parasız yatılı sınavına gir, yatılı okumasan bile burs alırsın”. Girdim, kazandım, o bursu lise bitene kadar aldım (“elit” dediğiniz okulumdaki birçok insanın da geçmişinde o bursu aldığını biliyorum). Aldığım bursların hepsini anneme verirdim, daha o yaştan zaten az paramız olduğunu ve annemin bunu daha iyi değerlendireceğini anlamak zorunda kalmıştım. Yine ilköğretimde, Türkçe öğretmenimin yönlendirmesiyle kompozisyon/şiir yarışmalarına katıldım, dereceler kazandım. Bunların birinden kazandığım ödülle bana çanta, anneme spor ayakkabısı almıştık, gurur duyup ağladığını hatırlıyorum. Halbuki sadece bir spor ayakkabısı… Lise sınavlarına girmek için dershaneye gitmek gerekti. Dediler ki “seviye belirleme sınavları yapıyorlar, başarılı olursan para vermezsiniz”, girdim, başarılı oldum, bahsi geçen sınavdan önce bulunduğum 2 ay hariç dershaneye hiç para vermedik. Ha gerekseydi de, annem bir yolunu bulup o parayı verir miydi? Evet, takılarıyla, örgüleriyle beni yine okuturdu. Bizim yolumuzda çaresizlik olmaz.

Lise sınavında ilk 1000’e girdim. İmkanlar bulunduğumuz şehirden taşınmamıza izin vermediği için şehrin en başarılı lisesinde okumaya başladım. Lise yıllarımda, oldukça dindar öğretmenlerle karşı karşıya kalmak zorunda kaldığımı hatırlıyorum. Aile kültürümüzün (ibadethanelerini ibadethane saymadığınız insanların kültürü :)) farklı olması, bu kültürün de ötesinde o zamana kadar öğrendiklerimin beni dinsiz/radikal bir insana dönüştürmüş olması sebebiyle birtakım zorluklarla lisede yüzleşmeye başladım. Yine de benimle benzeşmeyen öğretmenlerimle veya arkadaşlarımla aramız kötü olmamıştır, hepsiyle de ara ara yine görüşürüm. Hepsinin de emeğini takdir ederim. Bizim ilişkilerimizde vefasızlık olmaz.

Yine lise yıllarında, bilimin ne kadar güzel bir şey olduğunu keşfetmeye başladım. 10. sınıfa geldiğimizde, fen lisesinde bulunmanın da etkisiyle, aklıma fizik projesi yapmayı koymuştum. TÜBİTAK tarafından düzenlenen, lise öğrencileri arasında yapılan (şu anki iktidarın sonradan itibarsızlaştırdığı) proje yarışmaları var, bilirsiniz. Bir arkadaşımla bu yarışmaya katılmak için proje yapmaya başladık. Paramız yetersiz olduğu için az kalsın projeyi yapamıyorduk, ardından yine üzerimizde bolca emeği olan dershane sahibimizin desteğiyle projeyi yapabildik (bu arada, tahmin edileceği üzere, lisede de dershaneye para vermiyorduk). Sonra bu projeyle bölge finaline seçildik. Seçildiğimizin haberini annemi ambulansla hastaneye kaldırdığımızda öğrendim (Mersin’de geçirdiğimiz elit(!) yıllar boyunca annem çok yorulmuştur, bu sebeple yorgun bedeni ara sıra iflas ederdi böyle, ancak her seferinde tekrar toparladığını görmek benim hayata olan umudumun kaynağıdır). En nihayetinde o projeyle bölge finalinde birinci olup, Türkiye finaline katıldık. O zamana kadar kaldığım en lüks oteller bu yarışma sayesinde kaldığım otellerdi (üstelik çatır çatır da eğlendim, emeğinizle kazandığınız şeylerin tadı başkadır, kimileri bilmez). İlk defa bilgisayarım olduğunda 11. sınıftaydım, dedem hediye olarak almıştı (yalan olmasın, ilkokulda bir akrabamız kendisi kullanmadığı için çok eski bir bilgisayarını hediye etmişti, kullanılamaz hale gelene kadar iki ay süreyle bizim evde kullanmışımdır). Bu yeni bilgisayar sayesinde eskiden ansiklopedileri kurcalayarak erişmeye çalıştığım bilgilere bambaşka şekillerde erişebilmeye başladım. Yine 11. sınıfta çok çılgın bir fizik projesi denememizi (denemek, çünkü imkansız bir şeyi denemeye çalıştığımızı çok sonradan öğrendim) sağlayan şey de bu bilgisayarın varlığı olmuştur. O zamanlar anladım ki, bilimin, öğrenmenin sınırı yok. Bizim aklımızda sınır olmaz.

Keyifli maceralarla dolu lise yıllarım bitti, üniversite sınavında da ilk 1000’e girdim. Sonradan kıymetini daha çok anladığım bazı öğretmenlerimin ve tanıdıkların tavsiyeleri sayesinde, Boğaziçi Üniversitesi’nin bilgisayar mühendisliği programını tercih ettim. Okulu ilk defa kayıt gününde gördüm, hala komik geliyor ama annem yokuştan inerken manzarayı gördüğünde bana teşekkür etmişti. Meğer bana değil, o manzarayı öyle koruyabilenlere teşekkür etmek lazımmış, her türlü rant uğruna keyfini kaçırdığınız İstanbul’u gezince anladım. Üniversite hayatımın ilk yılında hazırlık için Kilyos’ta kaldım. Kalbi şeker, aklı zehir gibi insanlarla tanışmaya da bu zamanlarda başladım. İnanmazsınız, çok büyük kısmı burslarla okuyan, ay başında hesaplarına yatan azıcık parayla kıt kanaat geçinmeye çalışan “elit” insanlardı. Öte yandan, Anadolu’nun her yerinden gelen insanları İngilizce makale okuyabilecek, dünyaya entegre olabilecek hale getirmek de ne zor işmiş, o zaman anladım. Hazırlık yılımı yurtta geçirdim, sonra birinci sınıfa başlarken annemle birlikte İstanbul’a taşındık (İstanbul daha pahalıydı ve hayat daha zordu belki, ama yılmak da bize yakışmazdı). Birinci sınıfın sonuna doğru, bir tane programlama dersinin sınav sistemini hacklemiştim. Hala sonsuz saygı duyduğum, muhabbetini çok sevdiğim ve dersi veren kişi de olan hocam beni odasına çağırıp şöyle demişti: “Bir şeyleri inşa etmek çok zor, yıkmaksa çok kolaydır. Hangi tarafta olacağını iyi belirlemelisin.” Aradan yıllar geçse de bu sözü aklımdan hiç çıkarmadım. Bu karşılaşmamın üzerine 1-2 yılımı alan bir psikoterapi süreci geçirdim. Bu süreçte, liseye kadarki eğitim sisteminin bize aşıladığı bozuk rekabetçi kültürü, statü ve başarı uğruna öğrenmekten ne kadar uzaklaşılabileceğini, sevgisiz kalmış zihinlerin ne kadar tehlikeli olabileceğini, bizi biz yapan yeteneklerimizin ne kadar kıymetli olduğunu keşfettim. Yine üniversitedeki hocalarım, arkadaşlarım ve mezun olmuş dostlarımın katkısıyla kendi cinsiyetçiliğimden sıyrılıp önce anneme, sonra diğer kadınlara ve aslında bu sebeple bütün insanlara saygı duymayı öğrendim. Sevgiyle kurulan bağların nasıl da güçlü olduğunu, bizi düşmanlaştıran tutumların bizden başlayarak herkese zarar verdiğini gördüm. Bugünlerde düşmanlık ve liyakatsizlik kültürüyle sözüm ona idarecilik yapmaya çalışanlar da en çok kendilerine zarar verdiklerini bir gün anlayacaklar. Bu bağlamda, niceliğin ötesine taşıp niteliğe bakabilmek de “elit”lerin bir ayrıcalığıdır. Bizim duruşumuzda niteliksizlik olmaz.

Üniversitenin ikinci yılında birkaç arkadaşımla birlikte katıldığımız bir yarışmada birinci olduk. Şu anda bunları yazdığım bilgisayarı o zaman kazandığım ödülle aldık, yine bu sayede annemin ilk akıllı telefonu da kazanılmış oldu. Yarışmadaki birincilik sebebiyle staj yapmayı hak ettiğimiz bir bankanın yazılım departmanında, insan kaynakları yöneticisiyle konuşurken, Türkiye’nin liyakatsizliğiyle de ufak ufak yüzleşmeye başladım. Kendisi “Siz Boğaziçili misiniz?” diye sorduğunda giydiğimiz şortlara ve paspal halimize bakarak karar verdiğini düşünüp “Tipimizden mi belli oluyor?” diyerek cevap vermiştim. Bunun üzerine, “Boğaziçili olmak en iyisi olmak demek değil. Bakın bu ülkenin cumhurbaşkanı bile nerelerden gelmiş. Bizim şirketimizde her yerden insanlar çalışır. Azmeden herkes her şeyi başarır.” diyerek diploması olduğu henüz kanıtlanmamış malum şahsı öven bazı cümleler kurmuştu. Açıkçası biz de “Biri sorsa da ‘Boğaziçiliyim’ desek” diye beklemiyoruz, azmeden herkesin her şeyi başarabileceğine de böylesi sözler söyleyenlerden daha çok inanıyoruz. Bizim emeğimizde azimsizlik olmaz.

Garip karşılaşmalar ve ilginç muhabbetlerle dolu staj deneyimimden sonra Türkiye’deki kurumsal kültürden çok soğumuştum. Şaşılacak şekilde, “apolitik olmak daha iyidir” diye düşünen bir insanken duruş sahibi olmanın önemini de bu dönemlerde keşfettim. Politik usulsüzlüklerin, alakası olmayacağını düşündüğünüz mühendislik ve inovasyon ortamlarında baş göstereceğini de bu süreçte öğrendim. Bu farkındalıkların ardından, üniversitedeki birkaç arkadaşımla birlikte 2016 yılında Boğaziçi Innovative Team’i[1]Boğaziçi Innovative Team. https://innovative.team/ kurdum (aslında çok daha öncesinde çalışmaları başlamıştı, hatta 2015 yılından itibaren farklı bir isimle bir takımımız bile vardı[2]C-113 Innovative Team. http://c-113.com/). Türkiye’de ilk defa, bağımsız bir şekilde, tamamen öğrenciler tarafından yürütülen ve inovasyon kültürünü üniversiteden başlayarak canlandırmak isteyen takımımızla çok güzel işler yaptık. Biz bu takımı kurduğumuzda, üniversite içinde inovasyon faaliyetleri yürüttüğümüzde, liselilere inovasyon ve programlama öğrettiğimizde[3]Boğaziçi Makers. http://tto.boun.edu.tr/tr/content/bogazici-makers-projesi-4-aralik-2016 [4]Innovative Academy. https://academy.innovative.team/#gallery Milli Teknoloji Hamlesi ismi verilen şey henüz ortada yoktu, Türkiye Teknoloji Takımı isimli vakıf henüz kurulmamıştı. Sadece benim deneyimimde bile böylesi çalışmalar olmasına ve bunlardan daha farklı/faydalı olanlardan da haberdar olmanıza rağmen girişimciliği zayıf bir üniversite olarak görülüyorsak, “terörist” ve “vatan haini” ilan ediliyorsak sağduyunuza bazı ayarlar çekme vaktiniz gelmiş demektir. Ek olarak, ülkedeki en başarılı okullardaki insanlar girişim faalliyetlerini Türkiye’de değil, başka ülkelerde sürdürüyorsa bunu tepeden inme yöntemlerle çözüme kavuşturamayacağınızı da görmeniz gerekir. Bizim kültürümüzde buyrukçuluk olmaz.

“Elit” olma hikayem bitmedi. Mezun olmadan bir yıl önce, aldığım bir girişimcilik dersinde, bir arkadaşımla birlikte bir eğitim uygulaması[5]BlockLearn. https://blocklearn.xyz/ üzerine çalışmaya başladık. Yenilikçi bir teknoloji alanı olan blockchain alanında her seviyeden insana interaktif bir şekilde eğitim vermeyi hedeflediğimiz bu proje beklediğimizden iyi bir tepkiyle karşılaştı. Dersin son gününde, projeyi sunduktan sonra yatırım teklifi aldık. Ancak bu yatırımı almak için uygun şartlar yoktu, derslerimizi aksatma ihtimali yüzünden kabul edemedik. Fakat ben vazgeçmeyi de pek sevmem. Takip eden bir sene boyunca bu projeyi daha iyi yerlere getirmek için uğraştım. Her yerde “Girişimciliği teşvik ediyoruz” diye reklamı yapılan TÜBİTAK Bireysel Genç Girişim (BiGG) programına başvurup da Ankara’ya sunuma gittiğimde inancımı yitirmemiştim. Ancak jüri üyelerinden birisinin sunum sırasında uyuduğunu gördüğümde “seçilmesem de sıkıntı yok, belki daha iyi bile olabilir” diye düşünmeye başladığımı hatırlıyorum. İşte bu sebepten, atadığınız rektörün “Bizi bir jüri değerlendirdi, ona göre karar verildi” açıklamaları da içimi pek ferahlatmıyor. Projemiz TÜBİTAK tarafından reddedildiği sıralarda İngiltere’den çok daha büyük bir yatırım teklifi aldık, fakat onu da ticari şartları sebebiyle kabul etmedim. Ama anladım ki, girişimciliği güçlendirmek için öncelikle insanlara güvenmek, onlara hak ettikleri kaynakları sağlamak gerekiyor. Sizlerse bugün, ülkenin en başarılı öğrencilerine, en başarılı hocalarına güvenmiyorsunuz, para harcasanız ne yazar… Tabi bunları görerek umutsuzluğa kapılacağımı falan da sanmayın. Ben eğitim ve öğrenimin henüz tartışılmamış bazı zincirlerden kurtulmasına birazcık da olsa katkım olsun diye o projeye başlamıştım. Anlayacağınız, okulumun kapısına taktığınız kelepçe akıllarınızdaki kelepçelerden daha tehlikeli değildir. Bizim ufkumuzda umutsuzluk olmaz.

Anlattıklarımdan anlaşılacağı üzere hayli zor şartlar altında “elit” oldum. Şu anda bir “elit” olarak ne mi yapıyorum? ABD merkezli bir girişimin ortağı ve yazılım geliştiricisi olarak çalışıyorum. Bunun dışında, Haziran ayında, iki tane “elit” arkadaşımla beraber kimilerinizin hiç umursamadığı deprem sorununa teknolojik çözümler geliştirmek amacıyla bir yarışmaya katıldık ve derece aldık. Bizler gerçek sorunlar üzerine düşünmeyi, çözümler üretmeyi seven insanlarız. Buna rağmen ben “elit”sem, ben “terörist”sem varsın öyle olsun. Bu yazdıklarımdan da siz “elit” olmayanlara karşı bir düşmanlık beslediğimi falan çıkarmayasınız. Evimizin kapısı herkese açık. Masamız küçüktür, ama inanın herkesin sığacağı kadar yer var. Doymak bilmez saraylarınızda kurduğunuz ziyafet masalarına benzemiyor. Bizim masamızda gözü doymazlık olmaz.

Korkmak gibi bir ihtimale gelecek olursak… Bunca şeyden sonra, sizden değil sizin gibi olmaktan korkarım. Bunu da bilesiniz.

References

Leave a comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *